Fişek

red
Bilmem kaç günlük uykusuzluğun üzerine daldığım yapış yapış, belli belirsiz uykumdan, uzun zamandır olduğu gibi kıpkırmızı bir çığlıkla uyanıyorum. Dışarıda bağrışlar var, insanlar ölüyor, yaralanıyorlar. Bitmemiş, diyorum. Kanepede doğruluyorum, bacağımın alçıda olduğunu unutuyorum her uyanışımda olduğu gibi, canım acıyor. Çayım da soğumuş, çok uyumuşum sanırım.

Televizyon, bizim sokaktan canlı yayın yapıyor sanki, pencereden gelen seslerle televizyondaki sesler aynı kelimeleri haykırıyor. Öldürün, diyor, yardım edin, diyor, kaçın, diye bağırıyor. Ne pencereyi, ne televizyonu kapatmak istiyorum. Çığlıklara eşlik etmek istiyorum, ellerimle şakaklarıma vurmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Kapı çalıyor; hayır hayır, aslında kapıya bir şey düşüyor.

“Geliyorum!”

Koltuk değneğim olmadan ancak bu kadar hızlı sürünebiliyorum. Delikten bakıyorum, kimse yok, merakla ve söverek açıyorum kapıyı. Eşikte bir adam yatıyor, hareketsiz. Eğilemiyorum. Portmantodan kolonyayı alıp boca ediyorum kafasından aşağı;
“Uyansana!”

Uyanıp yukarı bakıyor, iki koca beyaz göz çarpıyor gözlerime, iki koca adımda salona atıyor kendini. Bir eli, ceketinin altından belini tutuyor.

“Kimsin sen? İyi misin? Otur şöyle! İyi misin?”
“İyiyim, yalnız bi’ kiriş lazım bana.”

Hem kendi etrafında, hem de odanın etrafında dönüyor, dönüyor. Deprem mi olacak, diye korkuyorum, telaşla kanepeye yöneliyorum, tek eliyle yardımcı oluyor oturmama. Bir eli, ceketinin altından belini tutuyor. Salonun ortasındaki kirişin altına oturup duvara yaslanıyor. Bir an yüzü ekşiyor, beyaz gözleri büyüyüp tavana dikiliyor, acıyla.

“Koltuğa otursana, yaralı mısın, doktor çağırayım mı, adın ne?”
“Böyle iyi, kiriş lazım bana. Sadece yedi dakika!”

Sırtındaki duvarı yokluyor ince eliyle; bir eli, ceketinin altından belini tutuyor. Terli saçlarını savuruyor arkaya. Koluyla alnını siliyor, beyaz gözlerini çeviriyor gene bana.

“Bacağına ne oldu senin?”
“Merdivenden ittiler.”
“İterler. Orospu çocukları! Durmak bilmiyorlar ki cani köpekler.”

Söylediklerinin gerisini anlamıyorum. Bir süre vızır vızır küfürler savuruyor, bir yandan da yumruğuyla halıyı dövüyor. Dişlerini sıkıp ağza alınmayacak sözleri yutuyor birer birer.

“Çay var, içer misin?”
“Sahi mi? Çay mı var? Kalkabilecek misin peki?”
“Dün koltuk değneğimi düşürdüm, eğilip alamıyorum, verebilirsen…”

Yerinden hiç kalkmadan, kirişi hiç bırakmadan eğiliyor o yana. Bir eli, ceketinin altından belini tutuyor. Koltuk değneğimi bir ucundan tutup bana uzatıyor, diğer ucundan yakalıyorum. Rahatlamış bir halde mutfağa gidiyorum, artık çok yorgunum bu gürültüden; pencereyi kapatıp, perdeyi sımsıkı örtüyorum.

“Aç mısın?”
Cevap gelmiyor. Ayağım ağrıyor çok, içeri gidip gelemem, daha kuvvetli bağırıyorum;
“Aç mısın?”
“Ya, evet.”

Sıkılıyor, sesi titriyor. Televizyonu kapatmasını söylüyorum, ses çıkarmıyor, televizyon hâlâ açık. Domates doğrarken parmağımdaki yara yanıyor, acıyla ağzıma götürüp emiyorum yaramı. Kimsenin görmediğinden emin, ellerimi yıkamadan devam ediyorum işime.

“Evde sadece kahvaltılık var, kusura bakma, dışarı çıkamıyorum günlerdir. Bugün Cemil gelecek ama, getirir bir şeyler.”
“Eline sağlık… Çay nefis.”

Bir dilim domates atıyor ağzına. Peyniri tepside duran ekmeğe sürüyor.
“Zeytini böyle yiyeceksin bak, önce çay, çayı yutmadan zeytin, bir parça da ekmek. Oh, hepsi yumuşacık!”
“Daha var istersen.”
“Çok acıkmışım, bu kadar yeter, sağ ol ya!”
“Adın ne?”

Oda aydınlanıyor birden, kırmızı bir ışık pencereden geçiyor. Gözlerimizi kör ediyor; birbirimize bakıyoruz, canımız acıyor. Bir eli, ceketinin altından belini tutuyor. Kalan çayı hızla içiyor, soğuk mu ne? Tepsiyi tek eliyle yere koyuyor.

“Teşekkür ederim.”
“Bitirmedin ki…”
“Yetti. Sağ ol.”
“Bir şey değil. Adın ne bu arada?”

Bembeyaz gözlerini gezdiriyor yüzümde. Gözleri uzak, yakıyor, donduruyor insanı. Bu kadar beyazını ancak düşünde görür insan. Koşarak uzaklaşmak istiyorum ondan; gözlerimi kaçırmadan.

“Yorgun gibisin, şuraya uzan istersen…”

Karşımdaki kanepeyi gösteriyorum, tam pencerenin önündekini. Gözlerini çevirip bakıyor sadece. Bir eliyle sımsıkı tutuyor kirişi. Bir eli, ceketinin altından belini tutuyor. Kocaman açılıyor gözleri bana döndüğünde, “kiriş”, diyor.

İki eli de düşüyor sonra, biri yanına biri kucağına. Yere atıyorum kendimi, ayağına tutunup sürükleniyorum ona doğru, bacağım acıyor. Yüzümü yüzüne tutuyorum. Açık mavi gözleri varmış. Buz gibi masmavi. Ceketini kaldırıyorum, metal bir fişek beline sıkışmış. Telaşla çekiyorum fişeği belinden, kana bulanıyoruz ikimiz de. Bir dakika içinde odam bu sefer onun kırmızısıyla aydınlanıyor. Pencereye bakıyorum, sessizlik başlıyor bu saatlerde. Yüzünü ellerimin arasına alıyorum. Buz gözlerini kapatıyorum sıcak parmaklarımla. Eriyor, beyaz tek şey kalmıyor ortalıkta. Güneş doğuyor, gürültüyü getirerek ekranlara.

Bağırıyorum;
“Adın ne?”

Simay Aydın

Işınla Beni Scotty!

Hayatım boyunca ışınlanmanın hayalini kurdum. Artık ulaşımın ışınlanmayla sağlandığı bir dünya benim için olmuştur, kıvamı tutmuştur o dünyanın. Lakin bu teknoloji Türkiye’ye gelse ve uygulanmaya başlasa burada kullanmazdım, cesaret edemezdim daha doğrusu. Düşünsenize, ışınlanıp Prag “Işınlanma Limanı”na inmişim, kız arkadaşımla tatil yapmaya gitmişiz ve ana! Ayak parmaklarımdan biri yok! Işınlanırken voltaj düşmüş, bir şeyler olmuş ve benim parmağım geri kalanımdan ayrı düşmüş.

- E kardeşim, nerede benim parmak?
- Üzgünüz Burak Bey, parmağınız İstanbul’da kalmış. Ama merak etmeyin bir sonraki ışınlanma seferiyle gönderilecek. Siz lütfen şu formu doldurun ve kayıp parça bildiriminde bulunun. Biz verdiğiniz adrese göndereceğiz parmağınızı.
- Bir sonraki sefer ne zaman hanımefendi?
- Yarın akşam efendim.

Al işte gitti belki de en sevdiğim parmağım. Belki Ankara’da öyle bir ortam olmadığından zaten parmak arası terlik giyemiyordum, en fazla yazdan yaza o da tatil yapabilirsem. Pek bir kayıp değil ama altın oranı bozuldu bir kere vücudumun. Kendimi artık vitruvius adamı gibi hissedemeyeceğim hiçbir zaman. Haydi, şımarıklığı bırakıyorum dövme vardı belki de ayağımda, bir kertenkele dövmesi mesela… Belki de kertenkelenin kuyruğu da kopan parmağıma dövülmüştü. İroniye baksanıza, kertenkele ömür billah kuyruksuz kalacak.

Bu ülkede yaşamanın zorluklarını bir hikâye kaleme alırken öyle ağır hissediyor insan işte; bilimsel ve kurgusal bir şeyler hayal etmeye başlayınca kendi hayallerimi yıkmaya başlıyorum. Zaman makinesini biz icat etsek deneme sırasında ya elektrikler kesilir, ya klavyeye su dökülür veyahut ne bileyim hiçbir şey olmazsa da bilim adamlarının içlerinden birisi arabasında intihar mektubu ile ölü olarak bulunur.

Benim bu hissettiklerimin sebebi belki de ülkemizin bilime ne kadar önem vermediğindendir. Ha, yanılıyor da olabilirim; ülkemiz bilime çok acayip önem veriyor fakat belli etmiyor da olabilir. Ülkemi küçümsüyor da değilim, ne de olsa ekmeğimiz nerede yeniyorsa orası vatanımızdır.

Burak Çınar

Yok Sayma Oyunu

 

 

 

 

 

 

Sabaha karşı anahtarın kilitteki tıkırtısıyla uyandım. Sağa sola tutunup odaya girmesini, düşe kalka pantolonunu, çorabını çıkarmasını dinledim. Odayı ekşi midye ve keskin alkol kokusu doldurdu. Nefes alabilmek için yastığın içine gömdüm yüzümü.  El yordamıyla yatağı bulup pat diye bıraktı koca bedenini, yanıma sokuldu kokusu. Kalçama kasıklarını dayayıp elleriyle bacaklarımın arasını sardı. Boğuldum.
“Dur Allah aşkına, uyuyorum.”
“N’aptın bakalım ben yokken?”
“Kızlarlaydık işte.”
“Başka?”
“Ay n’olur yapma, gecenin köründe neyin sorgusu bu? Uyuyorum.”
“Niye istemiyorsun beni?”
“Erdem, uyuyorum! Erken kalkıyorum, biliyorsun!”
“Aldattın ulan beni, di mi?”
“Başladık gene.”
“Başlarım tabii, kızlarlaymış, peh! Nasıl emin olayım Sema?”
Kalktım aniden, oturup yeşil dumanlar püskürten başını kaldırarak avuçlarımın içine aldım. Gözlerimin beyazlarını sonuna kadar açıp dayadım burnumu o ekşi burnuna;
“Bana bak! Seni aldatmadım, aldatmam da. Emin olacaksın, olmak zorundasın! Yeter; uyu artık, huzurbozan!”
Kafası ellerimden düştüğünde zaten hırıltılı bir uykuya dalmıştı. Söylediklerimi duymuş muydu acaba? Sanmam. Ayıkken ve uyanıkken de duymuyordu zaten. Kafamı tekrar yastığa gömüp yok-sayma oyunu oynamaya başladım. Üzerimi kaplayan kolları, bacakları yoktu aslında. Derisinin hiçbir gözeneğinden alkol kokusu da fışkırmıyordu. Tıkanmış burnu yüzünden ağzından nefes alırken o kurbağamsı sesleri de çıkarmıyordu. Bunların hiçbiri yoktu; ben, bahçesi denize açılan evimin küçük odasında, yumuşak yatağımda rengârenk rüyalar görmeye yatmıştım esasında.
Tam oyunum işe yaramıştı ki gözlerim yarı açıktan kapalıya geçeceği sırada kapı çaldı. Alt kattaki sarhoştur, diye düşünüp sımsıkı kapadım gözlerimi. Tekrar çaldı, ısrarla. Sinirle ayağa kalktım yatakta, kafasını tekmeleme isteğimi bastırıp onun üzerinden yere atladım. Anahtarı çevirirken kapıdakinin Erdem’in iş arkadaşı olduğunu anladım, telefonla konuşuyordu. Kapıyı açtım, bir telefon uzattı bana, “Bi’ dakka,” dedi telefondakine;
“Erdem telefonunu unutmuş Sema, lazım olur dedim, sabahı beklemedim, kusura bakma.”
“Sağ ol, iyi geceler.”
“Uyumuyordun inşallah,” demesine fırsat vermeden kapıyı çarptım suratına.
Pis ayyaş, gene bi’ yerlerde unutmuş, diye söylendi beynim. Saate bakmak için telefonun ışığını açtım. 4:36, iki cevapsız arama, bir tane de mesaj. Kapıdan başımı uzatıp ekşi suratlı sevgilime baktım. Bıraktığım gibi, sızmış haldeydi. Kafamı geri çekip elimde sıkıca tuttuğum telefona bir daha baktım. Önce cevapsız çağrılar açıldı. Kayıtlı bir numara değildi. Kafamda beni aldattığına dair hikâyeyi yazmıştım bile, içimde sona yaklaşmanın tuhaf sevinci yükseldi. Mesaja baktım, boş. Neden? Neden biri çıkıp da aşklı sevgili mesajlar göndermedi? Neden boş mesaj? Ne işime yarayacak ki bu şimdi?
Uykum kaçtı, telefon ekranındaki o beyaz boşluğa düştüm, durdum. Dönmedim o yeşil, buharlı yatağa. Kapı arkasına asılı hırkamı giydim, yerde duran pantolonunun cebinden bir sigara çekip yerleştirdim dudaklarımın arasına. Diğer cebinde üzeri aşınmış, küçük yeşil bir çakmak buldum. Her gün orada burada bulup koleksiyonuna kattığı çakmakların en sonuncusu. Kim bilir kimin? Yanıyor mu diye kontrol ettim sessizliği ve karanlığı bozmaktan hiç çekinmeden.
Usulca odanın kapısını kapatıp balkona çıktım. Oturup, sandalyenin ön bacaklarını kaldırarak duvara yasladım kendimi. Masanın üzerindeki kitabı alıp kapağına baktım, yarın da okuyabilecek miyim, diye düşünüp balkon demirlerine koydum sakince. Ayaklarımı masaya uzatıp düşündüm. Yarın burada olabilecek miyim? Geçen dört buçuk yıldan sonra buraya gelmek kadar zor olacak mı burayı bırakmak? Bu balkona ilk adım attığım günü hatırlıyorum da, televizyonda çıkan çöp ev haberlerini aratmayacak bir manzara vardı. Çöpleri tek tek ellerimle toplamıştım. Litrelerce çamaşır suyu döküp zor temizlemiştim. İş çıkışında sokaktaki tezgâhtan bir saksı çiçek alıp buraya getirdiğim akşamlar o günün şerefine bir şişe şarap açıyorduk. Zordu, ama bir düzen kurmuştum burada kendime, ona. Bir zaman sonra açılan şarapları tek başına içmeye başladı, kurduğum her şeyi tekmeleriyle yıkarak. O dağıttı, ben topladım; ben dağıttım, gene ben topladım. Bir süre sonra bundan zevk almaya başladım. Bu balkondan, bu evden ve bu adamdan hep yaptığım en iyi iş, diye söz ettim. Buna artık son vermek istiyordum. Bitmeliydi.
Bir yandan sigaradan derin, upuzun nefesler çekiyor; bir yandan, çaldığı zaman duymaktan çok hissetmek istediğim telefonunu sımsıkı tutuyordum. Çok zaman önce başlayan güvensizliğimiz mazeretlerle değil gerçeklerle gün yüzüne çıksın istiyordum. Telefon çalmalı ve artık bitmeliydi hepsi, bitmeliydik. Kasıklarımdaki sızıdan ve göğüs kafesime yerleşen ağırlıktan kurtulmalıydım. Ciğer dolusu dumanı saldım dudaklarımdan, koyu mavi gökyüzünde salınan gri renkli bir gemi üfledim. Şehrin ışıkları bir bir sönerken kısacık yolculuğunda eşlik ettim gemiye.
“Çal artık, çal!”
Bacaklarımdaki kısa sarı tüyler ürperdi, yukarı doğru acı bir soğuk rüzgâr esti. Hırkamı sanki daha iyi ısıtacakmış gibi daha sıkı doladım vücuduma. Endişe, kulaklarımı yaktı; önceden şüphelendiğim onca şeyin doğru olma ihtimali coşturdu beni, sıcaklık boynumdan aşağı aktı. Bacaklarımı masadan indirip sandalyeyi doğrulttum, oturduğum yerde sıkmaktan canını çıkardığım telefonu balkon demirlerinden hafifçe aşağı bıraktım. Dirseğim öylece duran kitaba çarptı, o da düştü ve telefonun paramparça olmuş cesedini örttü yerde. “Zavallı Camus,” dedim. Sigaramdan alabileceğim son dumanı ciğerlerime topladım. İzmariti gömdüm küllüğe. Soğuyan bacaklarımı ovalayarak biraz ısıtıp içeri girdim.
Kapıyı sessizce açıp o sisli odaya daldım. O korkunç koku bulutunun yanına kıvrıldım. Yanından kalktığımı ve onu aldattığımı hiç bilmeden sıkı sıkı sarıldı bana. Elleri bacaklarımı kavradı. Kalçamı yeniden kasıklarına yasladım, tam istediği gibi. Evet, seni aldattım, diye fısıldadım kulağına. Anlayabilmiş olması umuduyla yüzüne baktım sonra; uykusunda bilinçsizce sırıtması, çıkardığı tuhaf sesler hoşuma gitti. Kafamı tekrar yastığa gömüp yok-sayma oyunu oynamaya başladım. Önce hayallere, sonra iki saati kalmış uykuma daldım.

Simay Aydın

Yeni Dilbilgisi Tarihi

Türk Dilbilgisi tarihine hiç göz atmış mıydınız? Gelin, çağlar (!) boyunca dilimiz nasıl bir mutasyona uğramış bakalım.
Dilimizin en hızlı değişimini “Liseli Çağ”da gözlemliyoruz. Liseli Çağ, özellikle zaman, efor ve sempati merkezindeki gereksinimleri sağlamak adına dildeki değişimlerin olageldiği bir dönemdir. Bu dönemde az önce saydığımız üç önemli değişim unsurundan sempati öne çıkmaktadır ve bununla birlikte “Aklamantığasığar Çağ”daki sessiz yumuşaması mutasyona uğrayarak ve sadeleşerek yerini salt yumuşama kuralına bırakıyor. Eski dilde (Aklamantığasığar dönemde) buna basitçe yavşama diyebiliriz. Örnek verecek olursak:

Özge -> Ösge
Ezgi -> Esgi
Özür -> Ösür

Dil tarihimizin son zamanları eskisine oranla çok daha hızlı geliştiği için Liseli Çağ içinde yaşanan gelişmelere “Pıhtı Çağı” zarfındaki gelişmeler, öncekileri kapsamlılaştırarak (!) eklenegelmiştir. Bu çağın adına Pıhtı denmesinin nedeni, aynı dönemde gelişen tıbbi gelişmelerin ışığında Liseli Beyni’nin büyük bir pıhtılaşma (Big Clot) sonucu yoktan varolduğu tezine dayandırılmaktadır. Pıhtı Çağı, liselilerin önceki çağda başvurdukları üç gereksinime (zaman, efor, sempati) bir dördüncüsünü ekler: Para.
İletişimin daha önceki çağlarda öngörüldüğü gibi Telepati ile sağlanamayacağının anlaşılmasından (ya da efor prensibine dayalı olarak boş verilmesinden) sonra Liseliler iletişimi eski çağlardaki haliyle, kısa mesaj yoluyla sürdürmeye devam etmişlerdir. Yeni bir iletişim metodunun ortaya çıkmayacağı kesinleştikten (!) sonra dördüncü unsur olan paranın önemi çok daha fazlalaşmış, bu durum efor ve zaman faktörlerini daha belirgin kılarak iletişimde kurulan cümlelerin kısalmasına, hatta cümlelerin yok olup, kısaltılmış kelimelerin iletişimi sağlamasına neden olmuştur. Örnek:

Esgi Ösgdn ösr dlio.
Scma slk knusma!
N kdr slksin o.O

Daha sonra Dilbilgisi Tarihi’ne Saussure’ün veliahtı olarak kabul edilen BeRk Ghürbüs’ün Türk Diline katkıları ile devam edeceğiz. Bilindiği gibi BeRk Ghürbüs’ün eseri, qanqalarının kendisinin ders notlarını “Canm chok SkLdı aq yhaa!” adıyla biraraya getirmeleriyle günümüze ulaşmıştır.

Arz ederim.

Burak Çınar

YOL yahut HAYÂL

Hatırlarsanız geçenlerde sizlere Kadiroğullarından Mehmet Bey ile sergüzeştimi hikâye etmiştim. Devam filmi niteliğinde yeni bir macera ile yine karşınızdayım. Daha evvel ne olmuştu ya da o kimdi diye merak edenlere önceki bölümün özetini hazırlayamadım ama dileyen şuradan teferruatlı bilgi alabilir. Bu defa size konuyla ilgili kısa bir girizgâh yaptıktan sonra olaylar gelişirken bizzat aldığım notlardan bir derlemeyi de paylaşacağım ki durumumun vahameti bir nebze de olsa anlaşılsın.

Bu yaşıma kadar yaşadıklarımdan öğrendiğim hiç bir şey olmamasından mütevellit, serin bir akşamüstü Asmalımescit’te aylaklık yaparken aldığım telefon üzerine kendimi, araç giren en yakın sokağın kenarına park eden ve hali hazırda görüşmemem gereken insanlar sıralamasında ilk beşe kadar yükselen Mehmet’in arabasında buldum. Akabinde kendisine refakat eden kadim dostu –Mehmet’in ilkokuldan bir arkadaşının eski sevgilisinin kuzeni– Batuhan ile de ön koltuktan arkaya uzanarak müşerref oldum. Karaköy’de balık yiyeceğiz diye niyetlendiğimiz yolculuk, sahil yolu istikametinden başlayıp Sirkeci – Harem feribotu üzerinden Anadolu Otoyolu’nu gösteren yeşil tabelalar doğrultusunda devam ederken ben yine şehri aklımla beraber arkamda bırakıyordum.

Mehmet’i önceki olaydan az çok tanımıştınız zaten. Hala tanımayanlar için köprüden önceki son çıkış burada. Gözünüzde canlansın diye yeni arkadaşımız Batu’dan da bahsedeyim.  30’lu yaşların başlarında hala öğrenci olan Batuhan’ın, 28 Şubat sürecinde askeriyeden kovulan babasının şu an kendine ait bir eğitim şirketi varmış. Bilhassa benim gibi vizyon sahibi olmayan beyaz yakalılara yaşam koçluğu yapıyor ve hayata farklı bakış açıları edindirme seminerleri düzenliyormuş. Biricik oğlunu özel üniversitelerimizden birinde 10 yıldır parası neyse vererek okutmakla kalmayıp bir süredir muhtelif Avrupa ve Amerika kentlerinde 6 aylık periyotlarla dil öğrenme aktivitelerine de gönderiyormuş. Annesinin ise çölde bir vaha misali, Maslak plazalar civarında organik ev yemekleri restoranı varmış. Batu ise İngilizce öğrenmek için gittiği batı medeniyetinden bir haftalığına geldiği İstanbul tatilini, anladığım kadarıyla, hem bir sene önce kıskançlık nedeniyle ayrıldığı nişanlısı ile arasını düzeltmek hem de annesinin arkadaşının kızı Cesra’yı (isim konusunun nüfus memuru ile ilgisi yokmuş) ayarlamak ile geçiriyor. Bir taraftan da Amsterdam üzerinden gelirken getirdiği bilumum organik bitkiler vasıtasıyla hayata farklı açılardan bakmakla iştigal ediyor.

Bitmek bilmeyen yolların bizi Batu’ların “baharlık” evine götüreceği ve padişah solda da olsa cigaranın sağdan döneceğini öğrendikten bir süre sonra pırıl pırıl olan algılarımla telefonuma yazıp kimseye gönderemediğim mesajları aşağıda bulabilirsiniz:

Bunları basima bisi gelirse bulunayim diye yaziyorum  su anda bir kocaeli tabelasi gordum.

mehmet onumuzdeki hafta rusyaya gidelim dedi diye batuyla ucak rezervasyonu yaptiriyoruz. Ataturkten direk moskovaya ucak ariyoruz. Kaybolursam o civarda olma ihtimalim degerlendirilsin.

Yetkililerin bilgisine:bu adamlar buraya gelmeden de ictiklerine gore su an benim kafam carpi 5 olmuslardir.

Tarihe not dusuyorum. az once 5545530173ten en cok kimi sevdin dogru soyle diye bi msj aldim. numarayi tanimiyorum.

mehmet durmadan sen hurreme benziyosun topkapi sarayina gitmemiz lazim diyor. aynaya baktim yalanmis

saatte ort 150 km hizla haremden yola cikan arac tem otoyolu uzerinden dumduz ankaraistikametine bayagi bi  yol alinca nereye varirsa su an ordayim

onum arkam sagim solum kamyon!

mehmet az once batuma gidelim mi dedi. kelime esprisi olabilir

telefon caldi bisi dusunuyodum acamadim ama deminki no degil

demin ne dusundugumude unuttum. memet hala nasil araba kullaniyor olabulir

sagda ankara bilmemkac kilometer tabelasi bi de dolunay var. aydaki tavsani gorebiliyorum

kendime not:zivanadan cikmak deyimindeki zivananin gercek anlamina bakilacak

kenan aradi. bisey sordu cevap verdim kapatirken allaha emanet ol dedi. keske simdi nerde oldugumu soyleseydim. Ben de kenan da hep sana emanetiz biliyosun dimi yarabbim amin

telefon gorusmesi yaptim ya lokasyonumu tespit edebilirler

mulholland drivein sonunda intihar eden kadinin adi neydi

batunun kizlardan biri adadaymis su an oraya da gidiyor olabilriz. hangi ada oldugunu anlayamadim bu yollari hic tanimiyorum.

sia breathe me caliyor

batu simdi bi sahil kasabasindan soz ediyor. Fatmagulun sucu neydi diye espri de yapildi allah muhafaza

burger king tabelasini gecince durduk. beni arabaya kitlediler anahtar yok emniyet kemerim takili

bu saatte thyden bi msj geldi. ne yaziyo anlamadim.

hep bir agizdan ayetel kursu okunduktan sonra derin bi sessizlik oldu

Etraf komple orman ama havuzlu site gibi bi yere geldik. icerisi sedenlerin silivrideki evinin aynisi. orasimi diye kontrol edicem

Evde ne kadar kaldık bilmiyorum. Zira teknolojinin yanı sıra en azından ezanlarla haberdar olduğumuz dışarının zamanını içeri almamıştık. Vakti öğrenerek dünya ile ilişkimizi düzenleme ihtiyacımız olmaksızın üçümüz de salonda hayaller, cam kırıkları, izmaritler ve kaz tüyü yastıklar arasında gayet sıkışık bir vaziyette yerle yeksan yatıyorken beni neyin uyandırdığını başta anlayamadım. Gözlerimi aralayınca Mehmet’in başucunda ayakta duran Batu ile az evvel gelen babasının konuştuğunu fark edebildim.

- Neden öldü?

- Kalpten öldü elbette.

- Kalbi mi vardı?

- Evet, kalbi olduğu için, oyunları çok ciddiye aldığı için öldü..

Tutku Tuncalı

Göl

“Bugün nasıl?”
“Daha iyi diyemem.”
“İlaçlarını alıyor ama, değil mi?”
“Tabii doktor bey, her öğlen yemekten önce.”
“Aman dikkat edin de…”
“Merak etmeyin, gözüm üzerinde.”

Kimdi bu adam? O mu yoksa? Şey, gölü dolduran mı? Ha tamam yok, beni kurutan bu, gözlerimi kurutan. Şırıngalarla çektiriyor göz pınarlarımı ne zamandır. Ne zamandır? Zaman ne zamandır geçmiyor. Şat şat şat şat şat, günde beş defa. Dudaklarım kurak topraklar gibi, ağlamak fayda etmiyor. Ne sümük, ne yaş. Kuruttu beni, kör olsun! Geliyor kadın yine ve ben hala yaşıyorum. Lanet olsun, onun gözleri ışıl ışıl, ben bir de buna yanıyorum.

“Günaydın Rıza, nasılsın bugün?”
“…”
“Az önce doktor dedi ki, ilaçlarını almaya devam edersen, çok ağlamazsan seni odaya alabilirmişim. İstersin değil mi?”
“Yorgan bu duvarlar hep.”
“Ah zavallı küçüğüm, koy başını göğsüme.”
“Saçlarım boyalı, elleme beni.”
“Dün yıkadım ya başını, yok işte boya falan, gitti hepsi.”
“Sen de git, boyalıyım ben.”
“Hadi Rıza, al bakalım. Yine beşten geriye sayalım mı? Beeş…”
“Dörtüçikibir! Çıkmıyor ki böyle bu kir.”
“Dur, yavaş. Suyunu da iç… Oh, çok şükür. Bak daha iyisin şimdi.”
“Yorgan bu duvarlar. Siktir git!”

Her gün beş bardak, saydım beş bardak. Ne olacak sanıyor? Kuruyunca dudaklar, yaşsız olunca göz köklerim, ne olacak sanki? Dinmiyor. Çişim geldi. Fermuarım nerede? Kemerim var ama bak açamıyorum, zaten pantolonum yok. Bırak gitsin. Yerler yorgan, yorganın altı yataktır, yatağın altı da taş. Hayır! Taş yok artık, göl var. Yatak gölde bir sal. Her yer su, her yer sulu boya, koyu. Sus biraz, yat şimdi, kapat da yaşlar toplansın biraz, sonra bağırırsın. Durduramıyorum ki…

“Daha iyi gördüm seni Rıza.”
“İyiyim, iyi değilim.”
“İyisin iyi, arkadaşlarınla geçiniyor musun?”
“Arkadaşlar, hepsi bir yemin, hepsi cümle. Başım şişti doktor, kelimeler çok konuşuyor. Ayaklarım çıp çıp dalgalandırıyor boyaları yalnızken; sonra gölüme giriyor insanlar, o zaman göremiyorum dalgaları. Gelmesinler doktor, çok laf var.”
“Yemeklerini düzenli ye, ilaçlarını al, hepsinden kurtulacaksın Rıza, sana söz.”
“Söz verme! Sakın konuşurken böyle fısıltıyla boynuma yaklaşma bir daha da! Sana söz, keserim seni. Bıçak nasıl girerse ete, öyle sokarım, sessizce. Yok yok sokamam, zaten nasıl yapılır ki öyle sessizce? Kocaman gürültüler çıkar, kemiğe dayandığında, kanlar göle dolduğunda. Ses çıkarır değil mi bıçaklar? Çıkarsaymış ya, çıkarsaymış da etraf göl olmadan belki birileri… Kimse yokmuş doktor, yetişen olmamış, kimse kalmamış…”

Tik tak tik tak geçiyor zaman
Tik tak tik tak geçmiyor zaman

“Nasıl hissediyorsun Rıza?”
“Ah sen karşımdasın ya, içim daralıyor. Kollarımda koca bir yığın var bak, etmiş bu aslında. Geceleri bazen boynumdan öpüp, başını, kulağıyla beraber bütün başını, omzuma yaslayan kadın, etmiş. Şimdi bir yük üzerimde, kalkamıyorum ben.”
“Karın mı?”
“Yaa, hani uyanınca yüzüne güneş vururdu, aydınlık bi’ kadın oluverirdi; karım.”
“Ne güzelmiş, başka?”
“Başka ne vardı? Şey vardı… Ah, ne vardı? Hatırla! Saçları, hah saçları! Parlak böyle, iri iri dalgalı, siyah hem de. Aydınlık yüzlü kadınım, aydınlık et, çöp kadını.”
“Bana o günden bahsetmek ister misin Rıza?”
“Hangi gün? Ha o gün, o tek gün, değil mi? Bir şey soracağım, bunlar da gün mü? Şimdiki bak, tam şimdi?
“Evet Rıza, yağmurlu, hafif serin bir gün. Seninle benim her hafta buluşup konuştuğumuz gün.”
“Yok değil. Bunlar değil, o gün asıl gündü. Hangi gün ya? Tamam tamam, 26 Mayıs Çarşamba! Unutma sakın! Bu o zaman bitti ve başladı, aynı anda; tek bir dalışla.”
“Biten neydi sence; ya da başlayan?”
“Sus artık, soruların çok oldu. Bıktım senden de, kendimden de, şu yaşadığımızı sandığın günlerden de.”

***

Geldim. Kapıyı aç, ses yok. Elimde ne var? Poşette biraz pastırma, biraz da marul. Kuru fasulye mi yapmış Nihan? Kapıyı kapat; ses yok. Sen seslen o zaman; Nihan! Mutfağa gir; mutfak nerede? Hemen sağımda; orası boş, çekmeceler açık. Nihan nerede? Kesin tuvalettedir. Ah şu kabızlığı yok mu? Koridora gir, odaya dön. Hangisine, üç tane var? Soldaki işte, yatak odamız. Göle girdim. Hayır, evdeyim. Ama bu göl! Nihan! Yok, sanırım gelmemiş. Neden durdum? Çoraplarım ıslak. Aşağı baksana, göle girdim. Yahu ne gölü? Bak dedim! Eyvah nereden geliyor? Yatak odası. Göl değil, evde bir nehir, belki de tufan.

Odaya gir; girdim, bacaklar var. Bacaklar orada, bir kıçla beraber, ayak tırnakları ojeli, yeşil. Kimin; Nihan’ın ojeleri, dün sabah sürüyordu hani? İnsan mı o ya? Şeydir ya, şey… Kaynak suyu bu; bembeyaz bir kıç ve bacaklar. Ama üstü nerede? Kim ki o? Nihan mı yoksa? Yüzü nerede, elleri? Pencereyi aç, nerede kaldı bu kadın; bul onu. Yatıyor işte. Hayır, o bir kıç. Yeni bir çorap al çekmeceden. Çekmecede parmaklar, yeşil ojeli, uzun ve ince. Çoraplar da kırmızıya boyanmış, ıslak. Kapat çekmeceyi, bu kadarı fazla. Başucu lambasını aç, karardı ortalık. Yatağı gördüm, suyun kaynağı oymuş. Eşyalar sele kapılmış, maddeden geçtim ama ben. Gözümde memeler, kollar, etler, tüyler… Bir sürü tüy, tavuk siyah olur mu, tavuk mu ki bu? Nihan! Yatakta yüzü, daha ak, daha parlak, ama et.

Neden konuşmuyorum? Bir şeyler söyle; sorsana, kim yaptı bunu sana? Kafası, kafası var bir tek. Buldum onu, buradaymış işte. Niye sessizmiş sordum mu? Bağırdım, onun yerine de. Ne gerek var? Kafası, et, her yer et, bin bir renkli göldeyim. Kaç saat olmuş? On beş dakika dediler, “on beş dakikadır bağırıyorsun Rıza!” Gölü gördü gelen adamlar da, herkes. Hepsi de bağırdı, koşarak. Ben öyle mi ya? Hiç koşmadım, koşamam da artık. Bacaklarım yerde kaldı. Erkek değil miyim de ağlıyorum? Erkekliğim bıçakla yarılmış kadınlığına tutsak şimdi. Koşamam. Kafası et sadece. Oda bütün Nihan oldu. Her yer Nihan. Gözyaşlarım da bitti artık.

Tik tak tik tak zaman geçmiyor
Tik tak tik tak beni seçmiyor

“Hoşça kal Rıza, atlattık bak hep beraber; geçmiş olsun.”
“…”
Kelimeler sustu sonunda. Küçük valizimle o küçük göle daldım işte, içinde biraz pastırma, biraz da marul. Sessizliğin sesini dinlemeye başlarım şimdi.

Simay Aydın

Sivrisinek

“O zaman ben şu çöpü atıp geleyim hemen.” dedi Rafet Bey, tıka basa dolmuş, battal boy çöp torbasını bir hamlede yerinden kaldırarak. İyi ki de dedi bunu. Yazlığın önündeki delik deşik çöp konteynırının yarattığı pisliğe söylenmek için bir kez daha fırsat bulmuş oldu yaşlı kadın.

“Belediyenin hala uğradığı yok di mi o leş kutusunu alıp götürmeye? Cam kapı açamaz olduk valla. Haftalardır aynı terane, yarın geleceklermiş. Bütün gün oturuyorum burada, hani? Bir allahın kulu uğramıyor. Köpekler eşelenip duruyor poşetlerin üzerinde. Bu sinekler neden doluşuyor sanıyorsun? Mikrop taşıyorlar mikrop!”

Safiye Hanım haklı. Konteynıra boşaltılan çöp anında yerle buluşuyor. Yazlık sitenin önünden geçilmiyor koku yüzünden. Hem kaç kere dedi komşulara, “El birliğiyle bari alıp çekelim şunu az uzaktaki eski evin önüne. Rahatlarız.” Yok.

“İyi hadi, götür çabucak. Sen gelene kadar çay demlenmiş olur. Ha, Rafet? Yeleğini de al sırtına, esiyor çok. Kapının arkasında.” Rafet Bey “Tamaaam” diyor kısık gülüşüyle.

Rafet Bey her gece, hem çöpü tepenin ötesindeki açık alana atmak, hem de gizlice bir dal sigara tüttürmek için hiç üşenmeden atlıyor arabasına. O tehlikeli ve daracık yolları yavaşça aşıyor ay ışığının doğrultusunda. Tepeye tırmandıkça, yıldızlara yaklaştıkça daha bir keyifleniyor. Sigarasından ağır bir nefes çekiyor, ıssızlık titreşiyor kulaklarında. “Oh be!”

Çaydanlığın altını kısıp mutfağın ışığını kapattı Safiye Hanım. Balkona döndü. Hasır sandalyeye bir güzel yerleşti, bacaklarını da altında toparlayıp. Güneşte durmaktan kırmızı çiçekleri artık pembeye çalmış, naylon masa örtüsünün üzerinde duran kitabı aldı eline. Rüzgar estikçe, denizin serin kokusunu taşıyordu evine, ara ara da çöpün berbat kokusunu. Sol omzundan aşağı kayan şalını tekrar yerine çekti. Bir sivrisinek usulca kondu dizine. Canı yandığında fark etti sineği ve anında geçirdi tokadı üzerine. Avcunun içi kopkoyu kan oldu. “Hep bu açıktaki çöpler yüzünden.” Yine söylenmek nasip oldu.

Elindeki kanı temizleyip geri geldi ve tüm günün yorgunluğuyla bu kez kitaba değil tatlı bir uykuya daldı. Kestirmek dakikalardır aklında olacaktı ki dönerken çayın altını da kapatmıştı. “Aman aklımdayken…” Yaklaşık yarım saat kadar içi geçmiş Safiye Hanım’ı gittikçe yaklaşan, koşar adım ayak sesleri uyandırdı.  Merakla ayağa fırladı. Kara kuru bir genç onların eve doğru geliyordu. Sami olacak. Yazlık sitenin herkesin yardımına koşan meşhur delikanlısı. Bu saatte başkası uğramazdı.

Soluk soluğa eve ulaşan Sami “Rafet Amca nerede?” diye sordu. Yaşlı kadının cevabını beklemeden daha, “Kumsala bir araba uçmuş karanlık tepeden, sizinkine benzettim.” dedi. Safiye Hanımın donup kalmasıyla balkondan sahile doğru fırlaması bir oldu. Ayağından çıkıp kendi özgürlüğünü ilan eden tek terliği bile durduramadı onu. Sadece koşuyordu. Sami de arkasından.

* **

Ters dönmüş bir kaplumbağa gibi… İşte orada.

Bu farları yanan, tekerlekleri sıcak araba onların. İşte orada.

Safiye Hanım, kıyıya vuran dalgaları aydınlatan arabanın uzunları önünde diz çökmüş. Elleriyle kapatmış yüzünü. Bacağında, sivrisineğin ısırdığı yer kaşınıyor. Tek bir hareket yok.

Rafet Bey, ters dönen arabanın sürücü koltuğundan yarı beline kadar dışarı fırlamış. Yüzüstü yatıyor. Onun da yüzü görünmüyor. Elleri, avuç içleri yüzlerce yıllık hasretten sonra toprakla buluşmuş gibi. Boynundan doğan kan, sağ kolundan aşağı süzülerek parmak uçlarının kumlarla buluştuğu yerde birikiyor.

Parmak gölü.

Uzaktan, sanki karanlık tepeden, bir martının çığlığı duyuluyor. Sami korkudan ölecek. Orada dikilmiş, bir arabaya, bir arabadan sarkan Rafet Beye ve bir de yere kapanmış, gıkı çıkmayan Safiye Hanıma bakıyor tir tir titreyerek.

“Ambulans çağırmalıyım.” diyor yarım yamalak.

Başını usulca Sami’nin sesine çeviren Safiye Hanım’ın dudakları titriyor. “Hep o sinekler yüzünden.”

Buket Ketbağa

Bir Film Nasıl Tercüme Edilmez?

Okur gözüyle bilimkurgu nasıl yazılmaz diye başladım ve şimdi de bir çevirmen gözüyle bir film nasıl tercüme edilmez, onu anlatmaya çalışacağım. En sık görülen hatalar elbette altyazılarda ortaya çıkıyor ama seslendirilen filmlerde de ziyadesiyle sıkıntı olduğunu belirtmek gerek. Seslendirmesi yapılan filmlerin avantajı, önceden orijinal dili ile izlenmemişlerse hatalarının pek fark edilmemesi.

Beyin donduran hatalardan birkaçı:

Çok Anlamlı Fiillerin Yanlış Anlamlarının Kullanılması

Miss kelimesine değinelim evvela… Bu bize ilk öğretilen çok anlamlı kelimelerden biridir. Google Translate bile ne zaman hangi anlamda kullanıldığının ayırdına çoğunlukla varabilirken, altyazı çevirmenliğini iş edinmiş arkadaşlar nedense şaşırabiliyorlar.

Örnek: Adam ateş eder ve repliği “I just missed your heart” olur. Altyazımızın çevirisi ise “Sadece kalbini özlemiştim” olarak yapılmış. Kendimi tutmasam yazı formatından çıkacak, gülücüklerle dolduracağım buraları. Buradaki kurşun kalbi özlemekten ziyade ıskalıyor normalde ama tabii belki çevirmen arkadaşın duygusal yoğunlukta olduğu bir ana denk gelmiş olabilir cümle, tercüman dediğiniz insanların da bazen algıları bu denli kapanabiliyor. Şaka ya hu şaka, “Good morning class! Good morning teacher! How are you today? Fine thanks, and you? Fine, sit down!” (İngilizce 101)  terk bence bu adam.

Örnek: Bayılmış kadın ayılır ve repliği “What happened to me?” olur, ardından cevabı veren diğer karakter “You blacked out” der. Anlaşılacağı üzere ayılan kadın “Ne oldu bana?” dedikten sonra cevabı “Bayıldın” olmalıyken Black out fiilinin ilk anlamı elektrik kesilmesi olunca, altyazımız da “Elektrik kesintisi oldu” halini alıyor.

Fizik veyahut Elektrik-Elektronik okuduğunu düşündüğüm bu gönüllü çevirmen arkadaş illaki elektriksel bir şey kullanmak istiyorduysa, bence senaryoyu toptan değiştirip diyaloğu şu şekilde düzenlemeliydi:

“Ne oldu bana?”
“Şartellerimi attırdın, bir koydum bayıldın kadın!”

Gördüğünüz gibi anlam bütünlüğünü her şeye rağmen korumuş olduk.

Filmi Bip ile Bezeme

Ülkemizde TV’de yayınlanan filmler için çok büyük bir sorun var, kimse hangi özel ismi kullanmanın reklama girip girmeyeceğini kestiremiyor. RTÜK bile kestiremiyor… Geçenlerde bir filmi izlerken “Ölmedi, o hala yaşıyor. Orange County’de 7/11 işletiyor ve tam 200 kilo oldu” repliğinde Amerika’da bir mağaza zinciri olan 7/11, o meşhur kutsal bip ile sansürlendi. Türkiye’de hiçbir mağazası olmayan bir şirketin adı söylenirse reklama girer düşüncesi ziyadesi ile saçma bana kalırsa, olmayan rekabeti haksızlıktan korudukları için.

Bu madde çeviri ile direkt alakalı olmadı ama tercüme edilen içeriğin kullanılmasına dair bahsedilmesi de gerekliydi. “Televizyonda İlk Kez” ibaresi artık izleyicileri heyecanlandırmıyor fakat belli ki TV yetkililerini epeyce heyecanlandırıyor, o vakit onlar da sansürü uygulamadan evvel RTÜK’e veya kimden korkuyorlarsa ona danışsınlar.

Seslendirme Sanatçısına Şarkı Söyletme

Bu duruma iki yerden bakıyorum ve bir taraf tamamen saçma iken, diğer taraf ilkinden biraz daha az saçma. Az saçma olan tarafa bir göz atalım önce… Seslendirme sanatçısı dediğin adam genellikle tiyatro okumuştur, artikülasyonu iyidir ve şan eğitimi de almıştır doğal olarak. Yani bu adam dili güzel konuşur ve şarkı söylediğinde de becerir bu işi. Her altyazı çevirmeni gibi her seslendirme sanatçısı da iyi olacak diye bir şey yok, seslendirmesi iyi ama şarkı söylemesi kötü adamlar çok. Lafın kısası, abi her adama şarkı söyletilmez. Bu az saçma olanıydı.

Bir de işin özündeki saçmalık var: şarkı ve şiir gibi anadilde bile aktarılmak istenen hissiyatı zar zor anlaşılan şeyleri ne diye tercüme ettirmeye yeltenir ki zaten TV’ciler? Haydi tamam, çok iyi tercüme edildi, anlamdan hiçbir şey kaybolmadı diyelim, uzak gözlüğü olmadan altyazıyı takip edemeyen izleyiciler seslendirme sanatçısının değil de oyuncunun performansını izlemek ve duymak istemezler mi? Adam söylediği şarkıyla Oscar, Altın Ayı vs. alıyor ama  “TV’de İlk Kez” diye film yayınlandığı zaman şarkıyı seslendiren ise Osman amca oluyor. Oscarlar Osman olmasın lütfen…

Ölçü Birimlerinin Çevirisindeki Sıkıntı

Feet, mil, pound, inç… Neden adam gibi çevrilemiyor bunlar? Ya da neden olduğu gibi bıraktırılıyor bu ölçü birimleri? Artık ilköğretimde 1 inç kaç cm eder diye öğretiliyorsa anlarım fakat biz, “Adam öyle bir kilo aldı ki görmen lazım, tam 450 pound oldu.” gibi bir cümledeki ağırlık biriminin kaç kilogram ettiğini kafamızdan hesaplayana kadar o film bitmez mi? Bitti bile!

Bir de kurnaz çevirmen arkadaşlar var, 450 poundu 450 kg olarak aktarıp bırakabiliyorlar. Gerçek ederi ile arasında 250 kg olan bu çeviri kimi tatmin eder şimdi, söyleyin bana. Filmin başına altyazıyla “Dinleyerek Çeviren T@ner54. İyi SeYirLeR!!!” yazınca hata düzelmiyor. Olmamış arkadaşım, iyi dinleyememişsin. “Ya ben anlayabiliyorum ama konuşamıyorum” klişesinin yeni bir versiyonu var artık, anlayıp çevirememe.

Maalesef bazı birimlerin bazı filmlerde çok fazla önemi vardır, örneğin Back to the Future  (Geleceğe Dönüş) serisinde zaman makinesi 88 mil/saat hıza ulaşmak zorundadır. Ülkemizde kara mili birim olarak kullanılmadığından, kaç kilometreye eşdeğer olduğu neredeyse hiç bilinmediğinden bunu kilometre olarak belirtmek zorundayız. Filmine göre birimler bu şekilde kilit rol oynayabiliyorlar, çevirmenlerin kısa bir Google araştırması yaparak birimleri bizim kullandıklarımıza çevirerek aksettirmeleri şart.

Filmlerdeki Argolar

Klişelerin en büyüğünü en sona denk getirmişim… Şu an yazdıklarım tamamen altyazılar için geçerli, argolar elbette TV’de hiçbir şekilde kullanılamadığından seslendirmeleri eleştirmek yersiz ve gereksiz olur.

Altyazılar için konuşurken elbette ki burada hangi argo/küfür nasıl tercüme edilmelidir diye detaya girmeyeceğim ama şimdi, affedersiniz, filmde adama ana avrat küfrediyorlar ve çevirisi “Lanet olası” olarak kopyala yapıştır yapılıp bırakılıyor. Bu durum belki de senelerce seslendirmeler ile beynimize kazınan klişenin yan etkisidir.

Altyazıları tercüme ederken (buna DVD/BlueRay içeriğine eklenen altyazılar da dâhil) seslendirmedeki gibi sınırlandırıldığımız bir alan olmamalı diye düşünüyorum, bu yüzden de daha rahat hareket edebilmek gerek. Son zamanlarda altyazı çevirmenleri arasında argo deyimleri ve küfürleri Türk geleneklerine göre cuk oturtan çevirmen arkadaşlara da denk geliyorum. Böyle altyazıları olan filmleri izlerken her zaman bu arkadaşları (içimden) tebrik ediyorum.

Türkçe gibi “yaşayan” bir dile çeviri yapmak sadece sözlükle metin arasında gidip gelmekle olacak iş değil, içinde dili yaşatan insanlar aktarımlarında başarılı olurken yaşatamayanlarda “elektrik kesintisi” olabiliyor. “İyi çeviri yapamadığını söylediğin insanlar da emek harcıyorlar, saygı duymalıyız” diye düşünen dostlara da, harcanan emeklerin boşa gitmesinin bizim suçumuz olmadığını iletmem gerek. Ajdar da emek ve para harcıyor şarkıları için ama adam “Anne! Bitti!” kıvamında.

Arz ederim!

Burak Çınar

OTEL yahut HAYÂL

Biraz önce vapurdan coğrafi sınırları suya çizilmiş bir yerde indim. Bilindik söylencenin aksine ben, gelmeden üç şeyimi evde bıraktım. İsimsiz, sıfatsız, sorumsuz bir nesne olduğum halde önünde durduğum otelin kapısı beni görünce tanıdı. Açıldı, içeri girdim, kapandı. Hoş bulduk sayın resepsiyonist. Adımıza süit oda mı ayırmışlar? Evet, size üzerinde numara olan bir kimlik verebilirim. Acaba o ekranda bu numarayla daha önce hangi otellerde kaldığım da görünüyor mu? Öyle ise rica ederim fazla irdelemeyin. Zira şu an izahat verebilmemin yeri ve zamanı değil. Çantalarımızı elbette odamıza çıkarabilirsiniz. Biz de tam yemek salonuna geçiyorduk zaten.

Salonun diğer tarafında mazbut bir nişan merasimi var. Başlangıçta, takılarını gürültü bastıran sessiz melodiler eşliğinde takan davetlilerin, gecenin sonunda debdebesi artarken şuurunun azalacağı tecrübelerimle sabit. Siz iki yabancıyı yüzükle birbirine iliklerken ben birazdan kendimle ilişiğimi keseceğimden bîhaberim. Manzaraya hâkim masalara yerleşmiş irili ufaklı aileler, eşler, dostlar kâh hûşû içinde kadeh tokuşturuyor kâh bir yandan içindeki lokmaları çiğnedikleri ağızları ile gülümsemeye çalışıyorlar. Ben de teşrifimi bekleyen o masalardan birinde yerimi alıyorum. Merhaba efendim. Merhabalar olsun. Evet, ismim Yıldız. Biliyordunuz demek. İyiyim, teşekkür ederim. Sizler nasılsınız? Gerçekten çok âni oldu gelişimiz. Çocuklarınız da varmış. Allah bağışlasın. Yolda Mehmet çok bahsetti sizden. O zaman nedenini anlayamamıştım. Çünkü ben sizinle bu sıfatla tanışacağımı hiç sanmıyordum. Hatta size beni gıyabımda nasıl tanıştırdığını birazdan bizzat kendi kendimi tanıyamaz hale gelince idrak ediyor olacağım. Tabii sizin bunların hiç birinden haberiniz olmayacak. Vallahî, cesâmetiniz karşısında o kadar cüretkâr değilim. Üstelik böyle bir yerde garsonlara uşak muamelesi yaptığınıza ve bana pek kıymetli kuzeninizle geceyi geçirmem için balayı süitini lâyık gördüğünüze göre hatırı sayılır bir servet sahibi de olmalısınız. Ee ne de olsa siz meşhur Kadiroğlu soyundan geliyorsunuz. Ah evet, işleriniz çok yoğun ve eşiniz ne zamandır sizden bilmem kaç karatlık su yolu bilezik istiyor öyle değil mi? Ben ne iş mi yapıyorum? Orası biraz karışık. Ama ben size öğrenciyim diyeyim, siz onu nasıl isterseniz anlayın. Yine de geçmişimden kariyer hikâyeleri anlatarak sizlere uyum göstermeye çalıştığım sarfınazar edilmesin rica ederim. Demek bahsettiğiniz fabrikaların hepsi size babanızdan kaldı. Keşke benim babam da bana bir parçacık akıl bıraksaydı da böyle zamanlarda lazım olunca çıkarıp kullanabilseydim. Cevap veremedim, kusura bakma Mehmetçiğim. Yanlış anlama, ben saatlerdir sana değil kulaklarıma inanamıyorum. Yoksa geçen hafta Ayşe Teyze’nin görümcesinin kızı Ceyda Abla’nın bileğinin burkulduğunu hiç unutur muyum? Adım gibi hatırlıyorum. Olur, yarın da onlara gideriz. Zira masada bu kadar içildikten sonra ne benim bu fanteziyi baltalayacak takatim ne de onların gerçek hissiyatımı sana bakışımdan anlayacak halleri var.

Son gençliklerini yaşayan çiftin nişâneleriyle birlikte kırmızı kurdeleli çeyrek altınları da takılıp, kutlama göbecikleri atıldıktan sonra davetlilerince irili ufaklı gruplar halinde gecenin kritiği yapılmaya başlanırken biz de yemekten kalkıp âdet olduğu üzere ikili düzende kordon boyu yürüyüşüne çıkıyoruz. Mehmet rol icabı benim koluma girmiş ya da omzuma elini atmış halde salınırken aslında yalpaladığımızdan olsa gerek, seyrimiz kısa kesiliyor. Akabinde, ertesi gün yakın çevreye açılacak serginin onur konuğu olacağımı kısa bir fotoğraf çekilme seansı sonrasında otelin önüne gelince öğrenmiş bulunuyorum. Yalvarırım gecenin sonunda veda edip beni bu kolumdaki adama tevdî etmeyin. Sizlerle bir daha görüşmemek üzere ayrılırken, sitâyişli davet ve hararetli muhabbetinize mukâbil size hangi lisân-ı münâsibi lâyık görsem beğenirdiniz?

Otelin kapısı bana ne kadar aşina ise ardından, girince üç ayrı sofadan mürekkep olduğunu göreceğim odanın kapısı da o kadar yabancı. Ağır bir barok saldırısı altında antreyi geçtikten sonra bir köşesine iliştiğim oryantalist esintilerle bezenmiş oturma odasında her sükûtu hayale uğradığımda yaptığım gibi hayatı ve insanları anlayamadığımı düşünmeye başlıyorum. Oysa onları anlasam ne olacak? Davranışlarım mı değişecek? Ya hayatı anlamak için ne yapacağım? Psikanaliz öğrenip, Freudları mı hatmedeceğim? Manik depresif yolculuklara şeyhlerle mi doktorlarla mı çıkacağım? Bana benim dünyama dâir bilmediğim iki çift laf edecekler diye kulak kesilip, doğruyu söyledikleri anda korkup kaçacağıma göre bunun ne faydası olacak? Yetersizliklerime gölge etsin diye kibirden bir duvar mı örsem acaba önüme? Yoksa zaten öte dünyada göreceğim bilumum melâikeye bir an evvel varayım diye başımı secdeden kaldırmasam mı? Buluşma yerine erken gitmeye gerek yok. Mâmafih saatlerdir anlamaya çalıştığım, hatta beni kendi filminde bilâbedel başrolde oynatan adam, bir süre kustuktan sonra yatağın tüm şatafatını gölgede bırakarak sızıp kalmış işte. Belli ki böyle bir sonu en baştan öngörememiş. Senaristimizin “Tahayyül” isimli yeni filminin sonunda muhtemelen biz az önce ayaklarımızı sürüyerek geçtiğimiz antrede olanca libidomuzla öpüşürken barok sanatın en kitch örneklerine maruz kaldığımızı bile fark etmeyecek, ardından ağzımız yüzümüze aklımız apışımıza karışmış halde kendimizi önce oturma odasının koltuğuna sonra karşımızdakine bırakacak, kanon formunda icra edilen zevk-î sefâ bestesi eşliğinde o en mahrem kimyasal bileşim formülünü varaklarla süslü karyolaya serilmiş beyaz çarşafın sağ alt köşesine nakşedecektik. Hararetinden mütevellit dumanı üzerinde geçen gecenin sabahında da film icâbı benim başım onun omzunda iken ne ara giydiğim belli olmayan gecelik zerrece kırışmamış ve göz makyajım hiç bozulmamış vaziyette uyandığımda onu gül cemâlimi vecd ile seyreder halde bulacaktım. Gecenin debdebesinden billur bir sabaha ayılabilmek için alelâde insanlar gibi çişimizi yapıp elimizi yüzümüzü yıkayacak değildik şüphesiz. En azından ya oda servisinden sert bir kahve ve yahut jakuzide ılık bir banyo almak isteyecektik.

Dolmabahçe Sarayı’nın selamlığından aşırılmış olduğunu tahmin ettiğim koltuğun üzerine dolaptan bulduğum nevresimlerle yatak seriyorum. Çantamdan usturuplu bir elbise çıkarıp Mehmet’in top atsalar uyanmayacağını tahmin ederek odanın ortasında giyiveriyorum. Yerime uzanıp tavandaki kristal avizeyi izlerken daha önce kaldığım onlarca otel; mekânı, zamanı, içinde bulunduğum insanları ve yastığına başını koyduğunda daha önce kullanmış sayısız adamın kokusunu ayırt edebilme samimiyetinden tut, yattığın yerden Atlantik Okyanusu’nu izleyebilme lüksü olanına kadar tüm teferruatı ile karşıma dikiliveriyorlar. Ben geçen o kısacık zaman diliminde her odanın kapısından tekrar tekrar girdim. Kiminde yine korkudan televizyon açık uyudum, yine yatağa kadar yürüyemeyip halıda sızıp kaldım, yine en azından kalıp sabun bulduğuma sevindim, yine sabaha kadar camın önünde oturup karşı apartmandaki çocuğu izledim, yine yanımdaki adamı kapının önünde soymaya başladım, yine değme artistlere taş çıkaran mimiklerle ayna karşısında ağladım, kiminde ise yine müziği açıp küvetin içine uzandım. Bunca beyin mesaisini kaldıramayan başım dönmeye, kristal avize gittikçe büyüyerek gözümün önünde bir çeşit cinayet silahına dönüşmeye başlayınca o an orada ölmemem gerektiği içgüdüsüyle kalkıp giyiniyorum. Kapıya asabî bir bakış atıyorum. Açılıyor, dışarı çıkıyorum.

Asûde gecenin geniş sularında ilerlerken yönümü Yedi Kandilli Süreyya’ya soruyorum. Gösterdiği tarafa; iki yanı sıra sıra ağaçlarla çizilmiş, pencereleri küçük ve ışıksız apartmanların yükseldiği, kaldırımları geniş bir caddeye giriyorum. Uzun süre yürüdükten sonra yüksek duvarları ve solmuş kırmızı tabelalarından askerlikle ilgisi olduğunu düşündüğüm bir bina ile karşılaşıyorum. Yerde kamuflaj desenli yırtılmış mektuplar olduğunu fark edip bahçe duvarı boyunca parçalarını birleştirir halde ilerlerken, geldiğim şehirde artık bulunmayan o “asırlık” telefon kulübelerinden biri gözüme takılıyor. Yanına vardığımda içeride telefonla konuşmakta olan adam elindeki ahizeyle arkasını dönüp kapının ardından yüzüme bakıyor. Önce camda akseden yüzüme sonra içerideki adama soruyorum: “Ayna ayna söyle bana, benden güzel var mı dünyada?” Cevap telefondan geliyor: “Yok sultanım!” O anda kulübenin kapısı bana da açılıyor. İçeri girince, telefonla beraber iç sesimi de kapatıyorum. Adamı elinden tutup aynı yolu geri yürüyorum. Odaya sessizce girdikten sonra adama sarılıyor, kendimi soyunuyor, onu giyiniyorum. Erinmeden kendimi de ona giydiriyorum. Günün aydınlığıyla yıldızlar kaybolduğunda uyanan Mehmet, saraylara layık koltuğun üzerinde gördüğü sahne üzerine yıkıyor perdeyi eyliyor viran. Eşyalarımı toplayıp apar topar çıktıktan sonra otelin kapısından ayrılırken adam soruyor:

- Neden hiçbir şey demedin?
- Kelimeler… Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor.

Tutku Tuncalı

Bilimkurgu Nasıl Yazılmaz?

Bir bilimkurgu takipçisi ve heveslisi olarak bir okur gözüyle bu dalda yazan, yazmak isteyenlere elimden geldiği kadar samimi bir dille yapmamaları gereken şeyleri sıralamak istiyorum.

Artık anlamak zorunda olduğumuz bir şey var; o da teknolojinin çok hızlı gelişmesine rağmen şimdiye kadar yazılan bilimkurgu öykülerinde öngörüldüğü kadar da hızlı gelişmediğidir. Elbette artık kült olmuş görsel ve yazınsal eserleri ayrı tutuyorum.

Eğer çok şahane fütüristtik fikirleriniz olduğunu düşünüyor ve bunları değerlendirmek istiyorsanız, gelecekte olması sizin ve okuyucularınız ya da izleyicileriniz için heyecan uyandıracağını düşündüğünüz bu öğeleri dünyada değil de başka bir gezegende uyarlayın. Tabii eğer eserinizin kırıntısının bile kalmayacağı 3000’li yıllar gibi, okuyucuların “Abi adam amma sallamış” gibi yorumlar yapamayacağı dönemleri kurgulamak isterseniz, bu maddeyi dikkate almayın.

Buna güzel bir örnek verebilirim: 2006 yapımı olan Idiocracy filmi. Bir deneyle bir sene uyutulması planlanan, ortalama IQ derecesine sahip iki denek bir yanlışlık sonucu 2505 yılında uyanıyorlar. Şimdi, bu dönemin tasvirini her zamanki uzun, gümüş renginde yapılar veya çöle dönmüş dünya olarak yapmak cidden çok kolay; ama bunların yapılmışı var, hem de zilyon tane. Bu adamlar, senaryo ile çok güzel bir şekilde örtüştürmüşler mekânı. Senaryoda insanların IQ derecesi yıldan yıla giderek düşüyor ve bu denekler uyandıklarında o zamanın en akıllı insanları oluyorlar, durum o kadar vahim. Hâl böyle olunca zekâsı gerileyen insanın teknolojik ilerlemesi de bir yerden sonra duruyor ve yazara bu dünyayı kurgulamada çok fazla kolaylık sağlıyor.

İçinde komedi barındıran pek fazla bilimkurgu eseri yok, o yüzden bu konuya yoğunlaşmak bence mantıklı, tabii espri kabiliyetinize güveniyorsanız. Bilim kurgu tarzında size komik unsurlar barındıran “Paul” filmini önerebilirim.

Teknolojik ilerlemeleri tespit etme konusunda on numara bir yaklaşımınız varsa şanslısınız, lâkin buna rağmen klişeleri tekerrür ettirebilirsiniz. Bilimkurgu görüntüsünde bir aşk üçgenini de anlatabilirsiniz, evet; ama Amerikalı yazarların, senaristlerin en çok düştüğü hataya düşmemek yerinde olacaktır.*

Hikâyeniz sürerken küçük bir bölüm içinde de olsa haritanızı genişletin, dünyanın geri kalan kısmını kısa da olsa tasvir edin. Diğer milletlerin kaderi de sizin kaleminizde, yazın o halde kaderlerini. Unutmayın ki biz bir filmde Sultan Ahmet gösterildiğinde “Alalalala Türkiye lan! İstanbul lan!” diye sevinen bir milletiz, bilinçaltımızda detaylara gösterdiğimiz öyle büyük bir ilgi var ki anlatamam.

*Hatadan ziyade bir misyon söz konusu olduğu aşikardır, o da “Dünya = Amerika”dır.

Artık devir uzaydan gelen istilacıların değil, bir virüs üretip de dünyanın topyekûn köküne kibrit suyu sıkma devri olduğundan artık zombili filmleri de bilimkurgu diye öpüp başımıza koymak zorunda kalıyoruz. Sonuçta bu kötü durumun da sebebi bilimdir ve ne yazık ki bilimin kurgudaki yeri ufacık olsa da yaratılan alternatif dünya bilimkurgunun da konusudur.

Bu sebeple oldukça fazla başarısız örnekleri varken zombi, mutantvari karakterler ihtiva eden bir öykü karalamadan önce bir kere daha düşünün derim. Gidebilecek bir yeri kalmadı bu hikâyenin, bunu anlamak lazım. Virüs yayılır, birkaç kişi ya şans eseri paçayı sıyırır ya da ne hikmetse bağışıklıkları vardır… Kurtulanlar kırmızı başlıklı kızlardır, zombiler de kötü kurt. İşte masala döndü hikâye, hiç buralara girip de kafanızı bulandırmayın.

Benim aklımda deneyli bir şeyler var; ama zombiyle, mutantla bağlanmayacak şeyler bunlar diyorsanız size şu kitabı önereyim o zaman: Daniel Keyes – Kobay (Orijinal adı: Flowers for Algernon). Bu kitapta yazar başkarakterin duygusal ve psikolojik tepkilerini de oldukça iyi nakletmiş kâğıda. Bu tarzda şeyler yazmak istiyorsanız psikolojik rahatsızlıklar ve bunların dışa vurum şekilleri hakkında araştırma yapmanızı öneririm.

Öykünüzde olabildiğince fazla konu işlenmeli, Amerikan malı bilimkurgu filmlerinden ölesiye sıkılmadık mı dostlar? Genel örgünün içine yan olaylar da serpiştirin; aşk olur, cinayet olur, siyaset olur, komedi olur… Orwell’in 1984’ü bence en usta bilimkurgu yapıtlarından biridir. Ana konusunda “lanet olası” düzenin nasıl idare edildiği işlenirken, içine türlü çeşniler de katılmıştır ve mutlaka okunmalıdır.

Bu konuda son olarak söylemek istediğim: “Süper kahramanlar var…” Eee? “İşte böyle düşmanları da var bunların tabii…” Sonra? “Abi, işte hepsi birbirine giriyorlar, iyiler kazanıyor.” Bu mu lan hepsi? “Ha, bir de süper kahramanların süper sevgilileri var, arada öpüşüyor bunlar.” tatsızlığında olmasın eserleriniz.

Benim en sık karşılaştığım ve en çok gözüme takılan hatalar sanırım bunlar, tüm bunları bir okur gözüyle dillendirdiğimi tekrar belirtmek ister,

Arz ederim!

Burak Çınar