“Bugün nasıl?”
“Daha iyi diyemem.”
“İlaçlarını alıyor ama, değil mi?”
“Tabii doktor bey, her öğlen yemekten önce.”
“Aman dikkat edin de…”
“Merak etmeyin, gözüm üzerinde.”
Kimdi bu adam? O mu yoksa? Şey, gölü dolduran mı? Ha tamam yok, beni kurutan bu, gözlerimi kurutan. Şırıngalarla çektiriyor göz pınarlarımı ne zamandır. Ne zamandır? Zaman ne zamandır geçmiyor. Şat şat şat şat şat, günde beş defa. Dudaklarım kurak topraklar gibi, ağlamak fayda etmiyor. Ne sümük, ne yaş. Kuruttu beni, kör olsun! Geliyor kadın yine ve ben hala yaşıyorum. Lanet olsun, onun gözleri ışıl ışıl, ben bir de buna yanıyorum.
“Günaydın Rıza, nasılsın bugün?”
“…”
“Az önce doktor dedi ki, ilaçlarını almaya devam edersen, çok ağlamazsan seni odaya alabilirmişim. İstersin değil mi?”
“Yorgan bu duvarlar hep.”
“Ah zavallı küçüğüm, koy başını göğsüme.”
“Saçlarım boyalı, elleme beni.”
“Dün yıkadım ya başını, yok işte boya falan, gitti hepsi.”
“Sen de git, boyalıyım ben.”
“Hadi Rıza, al bakalım. Yine beşten geriye sayalım mı? Beeş…”
“Dörtüçikibir! Çıkmıyor ki böyle bu kir.”
“Dur, yavaş. Suyunu da iç… Oh, çok şükür. Bak daha iyisin şimdi.”
“Yorgan bu duvarlar. Siktir git!”
Her gün beş bardak, saydım beş bardak. Ne olacak sanıyor? Kuruyunca dudaklar, yaşsız olunca göz köklerim, ne olacak sanki? Dinmiyor. Çişim geldi. Fermuarım nerede? Kemerim var ama bak açamıyorum, zaten pantolonum yok. Bırak gitsin. Yerler yorgan, yorganın altı yataktır, yatağın altı da taş. Hayır! Taş yok artık, göl var. Yatak gölde bir sal. Her yer su, her yer sulu boya, koyu. Sus biraz, yat şimdi, kapat da yaşlar toplansın biraz, sonra bağırırsın. Durduramıyorum ki…
“Daha iyi gördüm seni Rıza.”
“İyiyim, iyi değilim.”
“İyisin iyi, arkadaşlarınla geçiniyor musun?”
“Arkadaşlar, hepsi bir yemin, hepsi cümle. Başım şişti doktor, kelimeler çok konuşuyor. Ayaklarım çıp çıp dalgalandırıyor boyaları yalnızken; sonra gölüme giriyor insanlar, o zaman göremiyorum dalgaları. Gelmesinler doktor, çok laf var.”
“Yemeklerini düzenli ye, ilaçlarını al, hepsinden kurtulacaksın Rıza, sana söz.”
“Söz verme! Sakın konuşurken böyle fısıltıyla boynuma yaklaşma bir daha da! Sana söz, keserim seni. Bıçak nasıl girerse ete, öyle sokarım, sessizce. Yok yok sokamam, zaten nasıl yapılır ki öyle sessizce? Kocaman gürültüler çıkar, kemiğe dayandığında, kanlar göle dolduğunda. Ses çıkarır değil mi bıçaklar? Çıkarsaymış ya, çıkarsaymış da etraf göl olmadan belki birileri… Kimse yokmuş doktor, yetişen olmamış, kimse kalmamış…”
Tik tak tik tak geçiyor zaman
Tik tak tik tak geçmiyor zaman
“Nasıl hissediyorsun Rıza?”
“Ah sen karşımdasın ya, içim daralıyor. Kollarımda koca bir yığın var bak, etmiş bu aslında. Geceleri bazen boynumdan öpüp, başını, kulağıyla beraber bütün başını, omzuma yaslayan kadın, etmiş. Şimdi bir yük üzerimde, kalkamıyorum ben.”
“Karın mı?”
“Yaa, hani uyanınca yüzüne güneş vururdu, aydınlık bi’ kadın oluverirdi; karım.”
“Ne güzelmiş, başka?”
“Başka ne vardı? Şey vardı… Ah, ne vardı? Hatırla! Saçları, hah saçları! Parlak böyle, iri iri dalgalı, siyah hem de. Aydınlık yüzlü kadınım, aydınlık et, çöp kadını.”
“Bana o günden bahsetmek ister misin Rıza?”
“Hangi gün? Ha o gün, o tek gün, değil mi? Bir şey soracağım, bunlar da gün mü? Şimdiki bak, tam şimdi?
“Evet Rıza, yağmurlu, hafif serin bir gün. Seninle benim her hafta buluşup konuştuğumuz gün.”
“Yok değil. Bunlar değil, o gün asıl gündü. Hangi gün ya? Tamam tamam, 26 Mayıs Çarşamba! Unutma sakın! Bu o zaman bitti ve başladı, aynı anda; tek bir dalışla.”
“Biten neydi sence; ya da başlayan?”
“Sus artık, soruların çok oldu. Bıktım senden de, kendimden de, şu yaşadığımızı sandığın günlerden de.”
***
Geldim. Kapıyı aç, ses yok. Elimde ne var? Poşette biraz pastırma, biraz da marul. Kuru fasulye mi yapmış Nihan? Kapıyı kapat; ses yok. Sen seslen o zaman; Nihan! Mutfağa gir; mutfak nerede? Hemen sağımda; orası boş, çekmeceler açık. Nihan nerede? Kesin tuvalettedir. Ah şu kabızlığı yok mu? Koridora gir, odaya dön. Hangisine, üç tane var? Soldaki işte, yatak odamız. Göle girdim. Hayır, evdeyim. Ama bu göl! Nihan! Yok, sanırım gelmemiş. Neden durdum? Çoraplarım ıslak. Aşağı baksana, göle girdim. Yahu ne gölü? Bak dedim! Eyvah nereden geliyor? Yatak odası. Göl değil, evde bir nehir, belki de tufan.
Odaya gir; girdim, bacaklar var. Bacaklar orada, bir kıçla beraber, ayak tırnakları ojeli, yeşil. Kimin; Nihan’ın ojeleri, dün sabah sürüyordu hani? İnsan mı o ya? Şeydir ya, şey… Kaynak suyu bu; bembeyaz bir kıç ve bacaklar. Ama üstü nerede? Kim ki o? Nihan mı yoksa? Yüzü nerede, elleri? Pencereyi aç, nerede kaldı bu kadın; bul onu. Yatıyor işte. Hayır, o bir kıç. Yeni bir çorap al çekmeceden. Çekmecede parmaklar, yeşil ojeli, uzun ve ince. Çoraplar da kırmızıya boyanmış, ıslak. Kapat çekmeceyi, bu kadarı fazla. Başucu lambasını aç, karardı ortalık. Yatağı gördüm, suyun kaynağı oymuş. Eşyalar sele kapılmış, maddeden geçtim ama ben. Gözümde memeler, kollar, etler, tüyler… Bir sürü tüy, tavuk siyah olur mu, tavuk mu ki bu? Nihan! Yatakta yüzü, daha ak, daha parlak, ama et.
Neden konuşmuyorum? Bir şeyler söyle; sorsana, kim yaptı bunu sana? Kafası, kafası var bir tek. Buldum onu, buradaymış işte. Niye sessizmiş sordum mu? Bağırdım, onun yerine de. Ne gerek var? Kafası, et, her yer et, bin bir renkli göldeyim. Kaç saat olmuş? On beş dakika dediler, “on beş dakikadır bağırıyorsun Rıza!” Gölü gördü gelen adamlar da, herkes. Hepsi de bağırdı, koşarak. Ben öyle mi ya? Hiç koşmadım, koşamam da artık. Bacaklarım yerde kaldı. Erkek değil miyim de ağlıyorum? Erkekliğim bıçakla yarılmış kadınlığına tutsak şimdi. Koşamam. Kafası et sadece. Oda bütün Nihan oldu. Her yer Nihan. Gözyaşlarım da bitti artık.
Tik tak tik tak zaman geçmiyor
Tik tak tik tak beni seçmiyor
“Hoşça kal Rıza, atlattık bak hep beraber; geçmiş olsun.”
“…”
Kelimeler sustu sonunda. Küçük valizimle o küçük göle daldım işte, içinde biraz pastırma, biraz da marul. Sessizliğin sesini dinlemeye başlarım şimdi.

Simay Aydın